Sürdürülebilir Yaşam Üzerine ...
9 Mayıs 2012 Çarşamba
Fukuşima'da Sessiz Bahar
30 Nisan 2012 Pazartesi
BÜYÜKADA NÜKLEER KARŞITI SANAT ŞENLİĞİ
Sanatçı arkadaşlarım Gül Bolulu, Berna Erkün ve Zehra Erkün ile biz ne yapabiliriz
diye oturup konuşurken, sokak şenliği fikri doğdu. Sanat ile aktivizmi
birleştiren kamusal sanat tarzı bir çalışma düşüncesi hepimize sıcak
geldi. Yaşamın ve hatta “an”ın
içine sanatı sokabilen, karşı duran, asice beliren, rahatsız edici imgeler
kullanan, öngörülemeyen biçimde ve şekilde olan, planlı fakat sürprizlere açık,
durağan değil akıcı bir sergileme ve performans çalışması tasarladık. Fukuşima ve Çernobil’de “üstün”
teknoloji kullanılarak “akıllı” biliminsanları tarafından tasarlanan nükleer
santrallerin “insan hatası” sonucu yol açtığı yıkımı anlatmak istedik. Nükleer santral kazaları etkisi anlık olan
kazalar değil. Bunlar, etki alanı çok geniş olan, uzun süre radyasyon yayan,
sürekli yaydığı radyasyonun insan üzerindeki etkileri henüz bilinmediği, öldürmediğini
hastalıklara mahkum edip yıllarca çektiren, DNAları bozarak nesiller boyu
doğacak çocukları sakatlık ve hastalığa mahkum eden felaketler. Fukuşima’da ve Çernobil’de halkın
yaşadığı sıkıntıları, acıları yaşamayan bilebilir mi? Bilemez. Bu
noktadan hareketle şenliğimize
“Yaşamayan Bilmez Fukuşima’da Çernobil’de...” adını verdik. Amacımız, 2011’de Fukushima’da, 1986’da
Çernobil’de yaşanan nükleer santral felaketlerinin onbinlerce insanın hayatını
nasıl bir anda tamamiyle değiştirdiğini anlatmak ve nükleer teknoloji ile
enerji üretmek yerine enerji tasarrufunun önemini vurgulamaktı.
![]() |
| Sanatçı ve aktivistlerin bir grubu. |
31 Mart 2012 Cumartesi
Çıralı'da neler oluyor?
Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Mart 2012Caretta caretta’ları, tarihi ve doğal zenginlikleri, eşsiz plajı ile dünyaca ünlü sakin, sessiz Çıralı, geçtiğimiz günlerde köylülerin yaptığı eylemler ile manşetlerdeydi: “Çıralı’da Halk Dört Gündür Ayakta ve Çıralı’yı Beklemeye Devam Ediyor” “Bugün Çıralı Halkı Carettaların Kumsalına Yattı”, “Kadınlar Çıralı için Sahaya Çıktı”, “Çıralı’da 95 Milyona Saygı Etkinliği Yapıldı”, “Çıralı’yı Katletme Planı Şimdilik Durdu”.
Peki Çıralı'da neler oluyor?
Çıralı sahili 90 hektarlık bir alan., Antalya Orman Bölge Müdürlüğü, Bu arazinin 18 hektarını yani %20’sini 27 Temmuz 2011’de Ormanspor’a tahsis eder. Ormanspor, aynı gün, devletten “antreman için” kiraladığı araziyi, bölgedeki Nerissa Otel adlı tesisin işletmecisi Hüseyin Gedik’e “sponsorluk bedeli” karşılığında günübirlik tesis kurması için 10 yıllığına devreder. Bu arazi içinde yapılacak tesislere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu 19 Aralık 2011 tarihinde onay verir. Hüseyin Gedik 15 Şubat günü sahile tel örgü çekme işini başlatır. Çıralı sahili, 1990 yılında golf sahası, 1997 yılında çöp sahası, şimdi de futbol sahası ve mesire alanı sorunu ile karşı karşıya kalmıştır.
Sahili 95 milyon yıldır Caretta’ların yuvalama alanı olan Çıralı, yaklaşık altı kuşaktır Yörük kökenli köylülerin evi. Rumlardan sonra buraya yerleşen Yörükler Osmanlı tapusu almışlar. Bölge, 1976’da köylülüler araziyi kullanmıyor gerekçesiyle orman statüsüne alınmış. Köylülerin itirazı üzerine “2B” statüsüne geçmiş. Bugün Çıralı, Olimpos-Beydağları Milli Parkı sınırları içerisindedir ve 1. Derece Doğal SİT alanıdır. Sahili, yolu olan, halka açık, büyük oteller tarafından işgal edilmemiş, betonlaşmamış nadir doğal kumsallardandır.
Sorunun Tarafları İçin “Sahil” Ne İfade Ediyor?
Köylüler Çıralı Sahili’ni, Çıralı’nın “sembolü” olarak görüyor. “Sahil olmazsa Çıralı olmaz ve kimse gelmez.” diyorlar. Çıralı’nın doğası ve sahili korunsun, olduğu gibi kalsın istiyorlar. Gelecek nesillere de bu şekilde bırakmaları gerektiğine inanıyorlar.
Bir köylü “Köy bir bahçe idi” diyerek alanı ve sahili bir bütün olarak gördüklerini ifade etti. Bu ifadenin bir göstergesi, Çıralı’nın yerlisi köylülerin arazi sınırlarını belirlemek için çalı ve çiçeklerden oluşan doğal çiti tercih etmesi. Yer yer alçak taş duvarlar görüyorsunuz. Arazi sınırlarına taş duvar, tel örgü yapmak dışardan gelip yerleşenler yabancılar arasında yaygın.
Halkın neredeyse tamamı turizmden geçimini sağlıyor. Geleceklerini burada görüyorlar. Sahil onlar için hem geçim kaynağı, hem yaşam alanı. Buğday Derneği, WWF gibi sivil toplum kuruluşları ile UNDP gibi kuruluşların desteği ile başlatılan projeler ve gelen turistlerin yorumları sayesinde köylüler arasında doğa koruma bilinci oluşmaya başlamış. Bazı köylüler ekolojik tarıma başlamış.
Sahil herkesin kullanımına açık ortak alan kabul ediliyor. Sahilin temizlenmesinde sorumluluk alıyor ve temizleme işini organize edip, masrafları paylaşıyorlar. Sahilin tel çekilerek bölünmesi ve belli kişilerin kullanımına tahsis edilmesi, yerel kültürdeki kurallarla çatışıyor, ortak mülkiyet haklarına saldırı olarak görülüyor.
Sahili kiralayan Hüseyin Gedik’e göre, Çıralı sahili devletin malı ve köylü devletin malını kira vermeden kullanıyor. Köylüleri devletin arazisini işgal edenler olarak görüyor, sahili kamusal alan olarak kabul etmiyor ve köylülerin mülkiyet haklarını yok sayıyor. Kendisi kanunlara uygun şekilde sahili kiraladığı için buna direnen köylüleri kanunlara karşı gelmekle suçluyor.
WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre Çıralı sahili, öncelikli olarak nesli tehlike altında bulunan Caretta Carettaların (deniz kaplumbağaları) yuvalama alanı ve bu nedenle korunmalı. Tesis edilen yere piknik amaçlı tesisler ve futbol sahası yapıldığı takdirde, bundan Carettaların etkileneceğini, yok oluşlarının hızlanacağını, doğa katliamı olacağını ve Çıralı’nın en önemli doğal özelliklerinden birini kaybedeceğini vurguluyorlar.
Ulupınar Muhtarlığı, SS Ulupınar Çevre Koruma ve İşletme Kooperatifi ve Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platform’una göre Çıralı sahili, Carettaların yuvalarını yaptığı, onsekiz endemik bitkiye sahip, tarihi Likya yolu üzerinde yer alan korunması gereken 1. Derece Doğal SİT alanıdır.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na göre Çıralı sahili özel bir öneme ve doğal karektere sahiptir. Üyeleri arasında bilim insanlarının da bulunduğu kurul, kiralanan alandaki inşaat faaliyetlerini yoğun bulduğu için kiralama projesini olumsuz bulmuştur.
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, ülkemizin taraf olduğu uluslararası Bern ve Barselona sözleşmeleri kapsamında ve ulusal mevzuat gereği koruma altına alınan deniz kaplumbağalarının yuvalama alanıdır. Sahilin kiralanması, Koruma Amaçlı İmar Planı’nda sahilin yapılaşmaya kapalı olmasından ve deniz kaplumbağaları üreme sahasını olumsuz etkileyeceğinden dolayı uygun değildir.
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Orman Bölge Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, kanunlara uygun olarak mesire yeri sıfatıyla kiralanabilir.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’na göre Çıralı sahili mesire alanı olarak kiralanmaya uygundur. Komisyonda bilim insanları bulunmamaktadır.
Sonuç; taraflar “sahili” farklı değerlendirmektedir. Çıralı’da altı kuşaktır yaşayan köylüleri beş yıl önce köyde arazi alıp, üç yıldır turizm yapan Hüseyin Gedik ile karşı karşıya getiren, gerginlik yaratan sorunun bir kaynağı “Çıralı Sahilinin” kimliği konusundaki bu anlaşmazlıktır. Bir diğeri Bakanlıkların Çıralı sahilini insanlar tarafından kullanılmayan boş bir alan olarak değerlendirmesi, burada yaşayan köylüleri yok saymasıdır.
Milli Park olmasına, uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatla koruma alanı kabul edilmesine rağmen, sahilin kiralanması ve yapılaşmaya açılması, devletin içindeki doğa koruma ve kontrol alanındaki çelişkiye işaret etmektedir. Kritik soru; Devletin doğa koruma ve kontrol konusunda bir politikası var mıdır? Doğal alanlar üzerinde yaşayan halkın destek ve katılımı sağlanmadan korunabilir mi? Koruma altındaki doğal alanların özel mülkiyete kiralanması ve yapılaşmaya açılması sürdürülebilir bir koruma anlayışı mıdır?
29 Şubat 2012 Çarşamba
Politik Ekoloji Yaklaşımlı Filmler, Şubat 2012
Marshall Curry (Yönetmen)
Hayatınızda hiç ulu anıt ağaç gördünüz mü? Hani şu binlerce yıldır var olan, gövdesini yedi sekiz kişinin elele verip ancak çevreleyebildiği ağaçlardan. Umarım görmüşsünüzdür. Peki bu ulu anıt ağaçlardan oluşan bir orman gördünüz mü? Görmediyseniz hayal edebilirsiniz. Bu ormanda Gülliver’in cücesi gibi hissedersiniz kendinizi. Ulu heybetli duruşları, başınızı kaldırdığınızda tepesini dahi göremediğiniz yüksek boyları, çevrelerindeki daha genç, farklı türden ağaç ve çalılara kol kanat geren varlıkları ile insanda saygı uyandırırlar. Yanlarında huzur hisseder, sarılınca sevgi duyarsınız...
Bu ağaçların elektrikli testereler ile birer birer kesilip, yıkıldığını ve çok geniş bir alanın traşlandığını hayal edin. Kuzey Amerika kıtası, Batı’lılar tarafından keşfedildikten sonra sahip olduğu eski ormanların yüzde doksan beşini kaybetmiş. Kalan yüzde beşin yine yüzde doksan beşi yavaş yavaş kereste şirketlerine açılıyormuş.

Bu kıyımı durdurmak için basın açıklamaları, imza kampanyaları, protesto yürüyüşleri, sivil itaatsizlik eylemleri bir işe yaramaz ise, ne yaparsınız? “Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin Hikâyesi” filmi, bu bağlamda, çevreci aktivist Daniel McGowan’ın öyküsünü anlatıyor. !f film festivalinde gösterilen, Marshall Curry’nin yönetmenliğini yaptığı, 2011 tarihli bu film Daniel McGowan’ın bir yandan sıcak ve yakın ilişkiler üzerine kurulu aile yaşamını diğer yandan adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı duruşuyla başlayan aktivist yaşamını takip ediyor. Yeryüzü Özgürlük Cephesi, dünyanın en radikal çevreci örgütlerinden. Eski ormanların yok edilmesinde suçlu buldukları polis merkezleri ile kereste fabrikalarını kundaklamışlar. Eylemlerini, “Kapitalistleri ancak mallarına zarar vererek durdurabilirz. Çünkü onları için en değerli şey mal ve paradır” diyerek savunuyorlar. Eylemlerinde cana kastetmiyor, kimseyi yaralayıp, öldürmüyorlar, sadece maddi zarar veriyorlar. Buna rağmen FBI, onları 2011 Dünya Ticaret Merkezi bombalayan ve binlerce kişiyi kasıtlı öldüren teröristlerle bir tutar ve “eko-terörist” ilan eder. Daniel McGowan hapse mahkum olur ve normal bir hapishane yerine terörist suçluları için yapılan özel hapishaye gönderilir. Film, Daniel McGowan gibi çevreci aktivistlerin devlet tarafından “terörist” ilan edilmesini sorguluyor. Ben de okuyucuma sormak istiyorum, “Terörist kime denir?”
McGowan ile film hakkında yapılan söyleşide, filmi izleyenlerden ne beklediği sorulmuş. İzleyicilerden, devlet ve medyanın verdiği mesajları olduğu gibi almamalarını, dikkatle okumalarını ve doğruluğunu sorgulamalarını istiyor. “Medyada beni bir terörist gibi tanıttılar” diyor ve bu oluşturulan kurguların ardındaki asıl niyetin ve politik amaçların ne olduğunu düşünmenin önemini vurguluyor. Bu uyarısı akıllara, Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Koçoğlu ve Orya Enerji şirketinin, HES karşıtı köylüleri ve çevrecileri “terörist”, “vatan haini” ilan etmesini getiriyor.
Amerikan polisinin çevreci aktivistlere uyguladığı sert, zalim, işkenceci tavrı gösteren sahneler ürkütücüydü. Biber gazını hiç sakınmadan kullanıyorlar, elleri bağlı olan aktivistlerin gözlerine hatta, başlarını sabitleyip göz kapaklarını zorla açarak içine sıkıyorlardı. Bu sahneler, Türkiye’de çevresel adalet için eylem yapan köylülerin ve aktivistlerin polis ve jandarmadan gördüğü muammeleyi hatırlattı.

“16 Ton, insanlık tarihine ironik bir yaklaşım. Bugünkü yanlış hayatımızı neleri nerelerden nasıl çıkararak inşa ettiğimizi anlatıyor. Gele gele vardığımız serbest piyasa ve özgürlük çağı yoksa bütünüyle halkla ilişkiler faaliyeti ürünü mü? Madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası oluveren "16 Ton", yoksa sadece bir şarkı mı?”
Ümit Kıvanç (Yönetmen)
16 TON
Kömür madenciliği üzerine yapılmış en başarılı belgesellerden biri. Kömür madenciliğini, tarihsel izlerini takip ederek, başlangıcını, dünyada yaygınlaşmasını ve geçirdiği evreleri çok kapsamlı ele alıyor, kara mizahi dille aktarıyor. ABD, Türkiye’deki maden işçilerinin tozlu sayfalar arasında unutulan zorlu, kanlı mücadelelerini, günışığına çıkararak hatırlatıyor. Fonda kömür işçilerini anlatan “16 tons” şarkısı var. Şarkı, bir kömür işçisinin zor hayatı üzerine yazılmış. Şarkının sözlerinde anlatılan gerçeklerin aradan geçen yıllara rağmen, hiç değişmediğini anlıyorsunuz. Maden işçisi hep ağır şartlarda, düşük ücretle ve tehlikeli ortamlarda çalışmış ve çalıştırılıyor.
Film, 1965’teki Zonguldak kömür işçilerinin grevini anlatıyor. İşçilerin grev nedeni, neden işletme mühendis, şef ve çavuşlara verilen ilave prim, işçilerden esirgendiğini sormak. Hükümet ve sendika bunu “kanunsuz” buluyor. Ama grev başlıyor. Vali işçilerle konuşmak yerine donanmadan yardım istiyor, jandarma işçilere gözdağı veriyor. Donanma barikat kuruyor. Barikata doğru yürüyen silahsız işçilere tüfeklerini doğrultup, ateş ediyorlar. 2 işçi ölüyor. İşçiler askerlerle göğüs göğüse dövüşüp, püskürtüyorlar. İşçilere karşı propaganda başlatılıyor, şehri yağmalayacakları dedikodusu çıkartılıyor. Türk-İş Genel Başkanı, işçileri organize edenlerin “komünist, Allahsız, içkici” olduğunu iddia ediyor. Hükümet “dış tahrik” palavrasına sarılıyor. Bugün de hak arayan işçiler aynı damgaları yemiyor mu?
“16 ton”, http://www.riyatabirleri.net/16ton_ana.html adresinde izlenebilir.
Yazımı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Zonguldak Ağıtı” şiiri ile bitireyim.
Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin,
ellerin,
Yeraltında yitmiş kocaman ellerin.
Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira,
açsın,
Susar kuyular bağıra bağıra
Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin,
Kim yürürse öldürürler bilirsin.
Zonguldak ölü iki gecede gecede diri bir,
Zonguldak bir Türkiye, bir aç Türkiye değil midir?
Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana,
Sen yeraltındasın, tanrısızsın, anlasana.
2 Şubat 2012 Perşembe
İnternet'ten Gelenler - Ocak 2012
Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Ocak 2012Internete sansür uygulanmalı uygulanmamalı mı? Uygulanırsa neler sansürlenmeli, nasıl sansürlenmeli? Uygulanmamalı ise, neden? Bu sorular bir süredir tartışılıyor. Ülkemizde Internet erişimine kısıtlar getiren yasa çok tartışıldı. Bugünlerde ABD’deki SOPA, PIPA yasa tasarıları, dünya çapında tepkiler alıyor.
İnternet’in 1994 yılından bu yana yani sadece onsekiz yıldır halkın kullanımına açık. Bu kısa sürede hayatlarımıza nasıl girdiği malum. Kendi açımdan değerlendirirsem, sunduğu ortam ve iletişim imkanları, çevre ve doğa ile ilgili konularda dünyanın pek çok köşesinde yapılan çalışmaların geniş kitlelere, kısa sürede ulaşmasını sağlıyor. Bu yazımda, internet kanalıyla bana ulaşan iletilerden örnekler vereceğim.

Bu köprüyü Facebook’ta bir arkadaşım paylaştı. Midway Atölü, Kuzey Pasifik’te, en yakın kıtaya 2000 km. uzakta minik adalar grubu. Bu adayı daha önce ne gördüm, ne de duydum. Film binlerce kuşun görüntüsü ile başlıyor. Hayatım boyunca hiç bu kadar kuşu bir arada görmemiştim. Görüntüye beyaz renk hakim. Kuşlar yerde, gökte beyaz noktalar gibi duruyorlar. Kumulların bodur yeşil çalılar ve otlarla kaplı. Binlercesi bu çalıların arasında, otların üzerine yerleşmiş. Kuluçkaya yatmışlar. Dalgaların sesine, çığlıkları karışıyor. Birbirleriyle oynuyor, diğer kuşları gururlu bir bakışla izliyor, çiftler oynaşıyor, anneler yavrularıyla şakalaşıyor. Yaşamanın, var olmanın tadını çıkarıyorlar. Wikipedia’dan Midway Atölü’nün, üç milyon kuşa ev sahipliği yaptığını öğrendim. Onyedi tür denizkuşunun yuvası. Bu kuşlardan Kısa Kuyruklu Albatros’un nesli tükenmek üzereymiş. Adalar grubunun ortasındaki minicik iç denizde ikiyüzelli tür deniz canlısı yaşıyormuş. Türü tükenmek üzere olan Havai Papaz Fok’u bunlardan biri imiş. Filmde içinden yaşam fışkıran, canlı görüntüler birden değişiyor. Kuş ölüleri görüyoruz. Mideleri plastik su, asitli içecek kapakları, naylon ipler, plastik çakmak, plastik lego parçaları, diş fırçaları ile dolu. Yaşam görüntüleri yerini ölüm görüntülerine bırakıyor. Kumullar aklınıza gelebilecek her türden plastik çöple dolu. Mideleri anormal şişmiş kuşların can çekişerek öldüklerine şahit oluyorsunuz. Kumsal kuş ölüleriyle kaplı. Bir kısmı henüz yavru. Filmin yapımcısı Chris Jordan, “Zamanımızın gerçekleri ile yüzleşme cesaretiniz var mı? Hem kendiniz hem de geleceği dönüştürmek adına hislerinize izin verme cesaretiniz var mı?” diye soruyor. Sunduğu görüntülerle beni derinden etkileyen, bugüne kadar bilmediğim gerçekleri anlatan ve sadece dört dakika süren bu filmden internet sayesinde tesadüfen haberim oldum. Eminim kuşları öldüren plastiklerin bir kısmı geri dönüşebilen türdendir. Ama kime ne fayda? Plastik geri dönüşümü çevre kirliliğine çözüm olmaktan çıktı bir masala dönüştü. Artık elime geçen, üzerinde geri dönüştürülebilir işareti olan plastik eşyalara içim burkularak bakıyorum. Çünkü, bunların “geri dönüştürülebiliyor” olması, “geri dönüştükleri” anlamına gelmiyor. Tek yol plastik kullanımını azaltmak ve zamanla ortadan kaldırmak. Farklı doğal malzemelere geçip, ürettiklerimizi tekrar tekrar kullanmamız lazım.
http://www.sendika.tv/index.php?eylem=izle&id=518#.Tr12zrh-w2A.facebook
Yaklaşık iki dakika süren bu kısa film elektronik posta adresime düştü. Üyesi olduğum internet gruplarından birisinden geldi. Yemyeşil dağların arasında bir zamanlar çağıldayarak suların aktığı kurumuş bir dere yatağında çalışan ve dağların zümrüt yeşili giysisini zorbalıkta üzerinden çıkaran iş makinaları çalışıyor. Dökülen beton güzelim çakıl taşlarını mezar toprağı gibi örtmüş. Elinde ağaç bastonu, genç bir adam arkasını başı dumanlı, bir zamanlar belli ki ormanla kaplı bir dağa sırtını vermiş anlatıyor. Üzgün ve kızgın. Dağ harap vaziyette. Çıplak kalmış! Yüzlerce yıllık giysisi bir anda üzerinden çıkartılmış bir insan gibi garip, buruk bir hali var. Genç adam soruyor, “Bu insanlık mıdır?” Bakanların HES’e karşı olanlara “Aptal” dediklerini hatırlatıyor ve bu kıyıma hayır dedikleri için mi aptal ilan edildiklerini sorguluyor. Ağaç dikeceğiz dediklerini ama dağın granit kayadan oluştuğu için bunun mümkün olmadığını vurguluyor. Granit kayaya ağaç dikmeye çalışmak mantıklı mıdır? Yoksa aptallık mıdır? HES’lere karşı olduğu için vatan haini ilan edildiğini söylüyor. HES’lerden para kazananların gideceklerini ama O’nun gidecek başka yeri olmadığını, çünkü bu yörenin O’nun ve orada yaşayan insanların yaşam alanı olduğunu ekliyor. Bu genç adamın isyanına katılmamak mümkün mü?
http://www.youtube.com/watch?v=feJMv9bC8tY&feature=related
“Vatandaş Mustafa” filmiyle ilgili araştırma yaparken internette bu kısa filmi buldum. Vatandaş Mustafa Fırtına Vadisi’nde yaşayan bir çoban. Doğayı seviyor ve elinden geldiğince koruyor. Çağıltısı ile büyüdüğü, soğuk sularını içtiği, yazın yüzüp serinlediği Fırtına deresine HES yapılacağını duyunca mücadelesine başlıyor. Yöresindeki halkı bilgilendirmek için çalışmalar yapıyor. “Dedeleriniz size ne teslim etti? Siz torunlarınıza ne teslim edeceksiniz?” diye soruyor ve devam ediyor, “Siz ölüp gittikten sonra torunlarınız mezarınızın başına gelip ‘Allah sizi kahretsin. Neredeydiniz de burayı bu hale getirdiler.’ dediklerinde ne diyeceksiniz?” HES’lerin elektrik için şart olmadığını, elektriğin rüzgar, güneş ve jeotermalden üretildiği ve Aydın’da jeotermal enerjiden nasıl elektrik üretildiğini öyle güzel anlatıyor ki. HES’lerin kurulum amacının elektrik üretmek değil, ellerinden sularını alıp, şişelenmiş suyu satmak olduğunu söylüyor.
http://player.vimeo.com/video/15065525?autoplay=1&fb_source=message
Elektronik posta kutuma gönderilen yaklaşık yirmi dakikalık bir film. Prof. Beyza Üstün’ün Anadolu’nun bilmediğim bir köyünde düzenlenen açıkhava toplantısında yaptığı konuşma. Kısa, basit cümleler kullanarak, net bir ifade ve akıcı bir üslupla HES’ler hakkında köylüleri bilgilendirmiş. HES’lerin asıl kurulma amaçlarından, insanlar ve tüm Dünya için yaşamsal önemi olan su döngüsüne HES’lerin vereceği zararlar ve yaratacağı sorunlara, çıkan yasaların yarattığı sıkıntılardan, HES’lerle mücadeleye kadar pekçok konuya değinmiş.
http://www.dogaicincal.com/index.asp?sayfa=caldiklarimiz&id=7
http://www.youtube.com/watch?v=B8WHKRzkCOY&sns=fb
Yazımı, Dünya’mızın nefes kesen güzelliklerine ait görüntüler ve müzikle noktalıyorum.
Internete devlet eliyle sansür uygulansa bu köprülere erişebilir miydim?
1 Ocak 2012 Pazar
Parayı Veren Bilgiyi Alır - Aralık 2011
“İklim Değişikliği Sergi’sinde “karbon ayakizi”ne rastlamamak beni şaşırttı. Karbon ayakizi, enerji tüketen herhangi bir faaliyetin küresel ısınmadaki payı, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü. İnsan doğal olarak, serginin karbon ayakizi büyüklüğünü merak ediyor.

İndirimli fiyat 5 Lira, tam fiyat 15 Lira. Bu para karşılığında ne mi satın alıyorsunuz? Yaşadığınız gezegeni, sizi ve gelecek nesilleri tehdit eden iklim değişikliği sergisini gezerek bilgi. Eh, bilgi pahalı bir meta!
“İklim Değişikliği Sergisi”, iklim değişikliğinin nedenlerini ve sonuçlarını anlamak açısından öğretici. Sera etkisinden ısı dalgalarına, okyanusların asitlenmesinden permafrosta herşey bilimsel olarak anlatılmış; atmosfer, kıta ve okyanusların nasıl değiştiği örneklerle, grafiklerle, resimlerle gösterilerek gençler ve çocuklar için ilgi çekici hale getirilmiş.
Sergi etkiliyici fotoğraflarla bezeli renkli bir ansiklopedi niteliğinde. Harf büyüklüklerine bakınca İngilizce’nin baskın dil olduğu görülüyor. Sergileme tekniği açısından başarısız. Sayfaları dikkat çeker kılmak için görsel estetik kaygısı ve kontrast renkler kullanma çabası abartılmış, yazıların okunabilirliği unutulmuş. Çok ayrıntılı bilgi, sıkışık yerleştirilmiş. Metinleri okumak için yüzünüzü neredeyse duvara yapıştırmak zorunda kalıyorsunuz. Sergiyi birlikte gezdiğim gençlerden birisi “Bu kadar yazıyı okumaya üşeniyorum” dedi. İngilizce tercümeler özensiz ve dikkatsiz yapılmış. Yanlış çeviriler olduğu gibi bazı Türkçe metinlerde İngilizce sözcükler unutulmuş.
Banyo Yapmayın Duş Alın
Duş yaparak iklim değişikliğini önleyebilirsiniz! Suyun ısısını, haftada örneğin kaç duş alabileceğinizi belirtilmemiş ama bilimsel gerçeklerden yola çıkılarak hazırlanmış bu sergide eminim bu önerinin bilimsel dayanağı vardır!
Mantık sınırlarını zorlamayan güzel öneriler de var. Örneğin; daha az tüketmek, mevsim yiyecekleri almak, et yerine daha fazla sebze, meyve ve hububat tüketmek, daha az uçağa binmek, ağaçlandırma ve bitkilendirme yapmak gibi.
“Eski ocak ve klimaları değiştirmek” “klima kullanmak yerine tavan pervanesi kullanmak veya pencere açmak” önerileri ise kafa karıştırıyor. Enerjiyi neredeyse içen klimaları satın almayın demek yerine, eskisini atın, yenisini alın diyerek klasik bir beyazeşya pazarlama sloganını iklim değişikliği sergisine yerleştirivermişler. Bu sloganın yanına klima kullanmayın önerisini eklemişler. Sanki satın alın ama kullanmayın diyorlar.
Küresel ısınmayı durdurmak için bu önerilerin kaçta kaçını 6 milyarlık dünya nüfusunun yerine getirmesi gerekiyor?
Serginin yaklaşımı neoliberal
Sergi küresel ısınma sorununun ve çözümlerin odağına bireyi koyuyor. Böylece, şirketlerin, devlet politikalarının, küresel dinamiklerin rolünü görmemezlikten gelerek, neoliberal görüşe paralel bir anlayışla şirketleri kayıran, devletleri yok sayan, tüm sorumluluğu bireylere yükleyen önerilerde bulunuyor. “Bisiklete binin” diyorlar. Ben İstanbul’da bisiklete binmeyi çok istiyorum. Fakat bisiklet yolu olmayan bir şehirde, yoğun trafikte bisiklet kullanmak çılgınlık. Bisiklet yolları yapmak ise belediyenin görevi. “Esnek çalışma saatleri uygulayın” , “uzaktan çalışın” diyorlar. Bu önerinin muhatabı kim? İşçiler, memurlar mı? Yoksa işveren şirketler ve devlet mi? Keza, sergi “Şişelenmiş su kullanmayın” diye öneriyor. İstanbul’da suyu akan çeşme kaç çeşme kaldı? Çeşme suyu içilebilir kalitede mi? Neden lokantalarda sular artık cam şişelerde değil plastik şişelerde veriliyor?
Sistemsel Değişim Yerine Ekolojik Modernizasyon
Sergi ekolojik modernizasyonu öneriyor ve sistemsel değişimden bahsetmiyor. Teknolojik çözümlerle iklim değişikliğinin önlenebileceği romantik fikrini savunuyor. 40 yıl sonra dünyanın nüfusu yarı yarıya artacak ve 9 milyar olacak. Bu sürede karbon emisyonlarının 130 kat düşürülmesi gerekiyor. Tüketimi körükleyerek üretimi artıran, ekonomik büyümeye odaklı klasik ekonomi temelli politikalarla bu mümkün değil. Bilim çevrelerinde uzunca bir süredir, iklim değişikliğini besleyen var olan dünya düzenine karşı sıfır büyüme gibi politik, ekonomik ve sosyal fikirler geliştiriliyor. Sürdürülebilir sıfır büyüme, insanların refahı ve ekolojik sürdürülebilirlik için, yerel ve küresel çapta, kısa ve uzun vadede üretim ve tüketimin yumuşak, gönüllü ve adilce düşürülmesini öneriyor. Sergi bunlara hiç rağbet etmemiş. “Daha Az Üretmek” fikrine yer bile vermemiş. “Daha Az Tüketme” bölümündeki öneriler karbon sertifikası almak, sertifikalı ahşap ürün kullanmak gibi satın almayı teşvik eden türden.
Serginin çözümler ve stratejiler bölümüne Amerikan Hükümeti’nin politikalarını yansıtan bir anlayış hakim. Önerdiği çözümler serginin bütünsel ve sistemik degil, durumsal ve miyopik bir bakışa sahip olduğunun kanıtı. Muallak ifadeler ile akıl karıştıran bir dil kullanılmış. Nükleer santrallerin “göreceli” olarak güvenli olduklarını söylüyor. Yakın zamanlı Fukushima felaketinden hiç bahsedilmemiş. Nükleer atıkların binlerce yıl yalıtımlı ortamda saklanabileceği ima edilerek, nükleer santralların tehlikeli olmalarının nedeni olarak, atık saklama sorunu değil bu atıkların nükleer silah yapımında kullanılması gösteriliyor. Bir diğer iddiası nükleer santralların CO2 üretmemesi. Bir yandan enerji üretiminde CO2 açığa çıkarmadığı ifade edilirken diğer yandan hammadde olan uranyumun topraktan çıkarılması ve işlenmesi sırasında oluşan CO2 salımını bunun dışında tutuyor. Akıl karıştıran bu çelişkili ifadelerle serginin verdiği mesaj, nükleer santraller risksiz, tehlikesiz, CO2 salımını olmayan enerji kaynağı olduğu. Sergiyi gezip görüşlerini açıklayanlar aynı fikirde değil!
Hidroelektrik santraller de aynı miyopik bakışla değerlendirilmiş. Çimentonun sera gazı salınımında büyük etkisi olduğunu, baraj inşaatlarında yüksek miktarda çimento kullanıldığını anlatan sergi, enerji üretiminde CO2 salımı az olduğu tezinden hareketle yeni barajların kurulmasını çözüm olarak öneriyor. Karbon tutma ve saklama yöntemi, bilim dünyasında çok eleştirilirken, sergide bir çözüm olarak tanıtılıyor. Bir yandan yöntemin tam olarak test edilmediği kabul edilirken, diğer yandan pratik ve işlevsel olduğu iddia ediliyor.
Kuraklığa karşı susuzluğa dayanıklı genetiği değiştirilmiş mısır, sellere karşı suya dayanıklı genetiği değiştirilmiş pirinç çözüm olarak sunuluyor. Sergi bilimsel pek çok açıdan sakıncası bulunan, insan sağlığı, ekoloji açıdan güvenirliği kanıtlanmamış genetiği değiştirilmiş organizmaların gelecek için çözüm olduklarını iddia ediyor.
Sergi sonunda Türk şirketlerinin uygulamalarını anlatan bölüm sergileme tekniği ve verdiği pratik bilgiler açısından daha başarılı. Bu uygulamarına karbon ayakizleri ve ne kadar karbon salımını azalttığına dair bilgi yok.
Size bir tavsiye: Sergiye giderken paranızı, büyütecinizi ve İngilizce-Türkçe sözlüğünüzü yanınıza almayı unutmayın!
mmmm









